Tanzimat, Osmanlı-Türk modernleşmesi açısından kıblenin değişimi sayıldı. Kurtuluşun reçetesi olarak görülen dönüşüm, Batıcılığın ve Batı ile yakınlaşmanın başlangıcı oldu. Batı, ortaklık ve medeniyet alanı olarak tasavvur edildi.
Bu çizgi 2. Dünya Savaşı sonrasında Truman Doktrini ile belirginleşti. Türkiye-Batı ilişkileri uzun süre asimetrik yürüdü ve zaman zaman vesayet biçiminde ortaya çıktı. Son yıllarda Türkiye, bu durumu aşmayı ve stratejik otonomi kazanmayı hedefledi.
Savunma sanayindeki ivme, Türkiye'nin Batı'dan pozitif ayrışmasını ve diplomasi alanında daha etkin bir aktör olmasını destekledi. Ancak ilişkiler, Avrupa Birliği üyelik sürecindeki sorunlar nedeniyle engellerle karşılaştı.
Libya deniz yetki alanları anlaşması, Made in Europe tartışmasına farklı bir boyut kattı. Anlaşmanın Doğu Akdeniz'de Türkiye'nin mücadelesine soluk getirdiği ve Avrupa'da kaygı yarattığı belirtiliyor. Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, anlaşmayı bölge devletlerinin egemenliği açısından tehlike olarak değerlendirdi.
Bu tepki, Türkiye ile Yunanistan arasındaki eşitsiz yaklaşımla karşılaştırılıyor. Türkiye'nin Kıbrıs sorununa ayırdığı enerjiyi, vize, göç ve güvenlik alanlarındaki farklı tutumlar ise stratejik otonomisini sınırlama çabası olarak yorumlanıyor.
Batı'ın üyeler arasındaki çıkar ayrışmaları, Rusya-Ukrayna savaşı ve ABD'nin Avrupa'ya yönelik tutumuyla görünür hâle geldi. ABD Dışişleri Bakanı Rubio'nun Yunanistan'daki konuşması, Batı'nın küçülerek çözülme veya dünya liderliğini sürdürme seçenekleri arasında tercih yapması gerektiğini ileri sürdü. Bu çizgi, Türkiye'nin erken farkındalığını ve ilişkilerde eşitlik arayışını destekliyor.
Kaynak: Yeni Şafak